Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
RAMAZAN, ORUÇ VE KUR'AN:
Ahmet KOCABAŞ

Ahmet KOCABAŞ

RAMAZAN, ORUÇ VE KUR'AN:

29 Mayıs 2018 - 17:00

               Kur’an’ın nazil olmaya başladığı, içinde bin aydan daha hayırlı Kadir gecesinin bulunduğu, Cebrail ve meleklerin her bir iş için yeryüzüne indiği mübarek bir aydayız. Rahmet ve bereket dolu günlerin başlangıcı olan on bir ayın sultanı Ramazan ayı ve son derece etkili bir irade eğitimi olan Oruç ibadetinin gönüllere ve ruhlara açtığı huzur iklimindeyiz.
               Bir gönül dostunun belirttiği gibi, Ramazan ayınız mübarek olsun demiyorum. Ramazan zaten mübarek bir ay. Öyleyse Ramazan bizi mübarek kılsın, diyorum. Allah oruçlarımızı, iftarlarımızı, namazlarımızı, niyazlarımızı ve dualarımızı kabul buyursun.
               “Günün çok sıcak olması, güneşin ortalığı ısıtması, güneşin güçlü ısısından çok fazla yanmış yer, güz mevsiminin başlarında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur” anlamlarına gelen ramad, ramda, ramadi gibi kelimelerden türeyen Ramazan, Kameri yılın dokuzuncu ayına verilen isimdir. Yaygın bir kabule göre bu ay, rastladığı mevsim gereği çok sıcak ve yakıcı bir özelliğe sahip olduğu için Ramazan adıyla anılmıştır. (Bk. Hacı Mehmet Günay, Ramazan, DİA, C.34,S.433, DİBY).
               Kur’an-ı Kerim’de adı geçen ve değerine vurgu yapılan yegâne ay Ramazan ayıdır. (AGE, 34/434). Dolayısıyla Ramazan ayı ve oruç, önemini ve hikmetini Kur’an’dan almaktadır:
               “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğruyu yanlıştan ayırmanın açık delili olan Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyleyse Ramazan’ı idrak edenler onda oruç tutsunlar…” (Bakara, 2/185).
               Kısaca neden Ramazan ayı ve oruç ibadeti?
               Çünkü Kur’an Ramazan ayında nazil olmaya başlamıştır. Bu önemli hadiseden dolayı Kur’an’ı lütfeden Allah’a oruçla teşekkür edilmektedir.
               Ramazan, ebedi Risalet’in parlayan nuru, arş-ı âlânın ölümsüz nefesi, bütün soylu peygamberlerin ortak mesajı, Allah katında kâinat programının yazılı bulunduğu ana kitabın yeryüzü- ne sunulmuş yaprakları olan, Allah emaneti Kur’an’la bütünleşme ayıdır. Siz ve Kitabınız… Siz kitapsız olamazsınız! Ama bu Kitap bizden gidip başkasının olabilir! (Bk. Şekerci, Cuma Konuşmaları, 177).
               Şu halde Kitabımıza sahip çıkmak, onu tanımak, onu anlamak ve yaşamak zorundayız. Çünkü Kur’an bir hayat kitabıdır, hayatı adam gibi yaşamanın kitabıdır. Hz. Muhammed (sa.)’in peygamberlik dönemi de Kur’an’ı hayata aktarmaktan ibarettir.
               Kur’an tevhitten ve Allah’ın birliğinden bahseder, Hz. Peygamber de “Birlikte rahmet vardır” (Beyhaki) buyurarak Müslümanları birliğe, beraberliğe çağırmıştır. Bu gün İslam dünyası bu çağrının aksine hala farklı günlerde Ramazan’a giriyor, farklı günlerde oruca başlıyor ve farklı günlerde bayram yapıyorlarsa, Kur’an’ın ve Peygamber’in bu çağrısını anlamış, Ramazan ve orucun hikmetini kavramış olamazlar. Gelişmiş teknolojiye rağmen neden hala İslam ülkelerinde bir takvim birliği yoktur? Neden aynı gün oruca başlayıp aynı gün bayram yapamıyorlar? Müslümanların bugünkü perişanlığını, bugünkü zilletini biraz da burada aramak gerekmektedir.
               “… Ay yılı güneş yılından 11 gün daha kısa olduğu için Kameri aylar, Güneş takvimi içinde yer değiştirerek bazen yaza bazen kışa gelirler. Normal bir insan ömründe Ramazan, Güneş takvimine göre her yıl on bir gün önce gelerek senenin tüm mevsimlerini iki kere dolaşmış olur. Bunun Kuzey yarımküresi yaz yaşarken, Güney yarımküresi kış yaşayan dünyamız için büyük bir önemi vardır…” (Nebi Bozkurt, Kameri Aylar, İGYA, C.2, S.524).
               Böylece Ramazan ayı senenin bütün mevsimlerini dolaşarak oruç tutanlar arasında ilahi adaleti sağlamış olur. Böylece dünyanın neresinde olursa olsun bir Müslüman, ömründe hem yazın hem kışın oruç tutmuş olacaktır. Bu durum bile, Ramazan ayının ve oruç ibadetinin İlahi bir Otorite tarafından planlandığını göstermektedir.
               Diyanet Takvimi’ne göre bir Müslüman bu Ramazan ayında günde yaklaşık 16- 17 saat (16 Mayıs 2018 günü itibariyle) oruç tutacaktır. Bu bilinçli davranış özünde muazzam bir disiplin, muhteşem bir irade eğitimidir. Aslında oruç, 16-17 saat aç kalmak, mideleri hapsetmek değildir, kişinin bireysel anlamda irade eğitimi yaptığı, nefsine hâkim olduğu, kendi iç dünyasına yöneldiği, kendini tanıdığı ve kendini bulduğu müthiş bir disiplindir.
               Kelime olarak, “uzak durmak, kendini tutmak, engel olmak” anlamına gelen oruç, dini bir kavram olarak, “niyet ederek tan yerinin ağarmasından güneşin batmasına kadar bir amaç uğruna ve bilinçli olarak yemek, içmek ve cinsel ilişkiden uzak durmaktır.” (Bk. Lütfi Şentürk-Seyfettin Yazıcı, İslam İlmihali, S.256, DİBY). İnsanlığın en büyük ve en önemli değeri bir amaç uğruna yaşayabilmek, bir amaç uğruna var olabilmektir. Amacı olmayanlar rotasız gemiye benzerler, hangi kıyıya çarpacakları, nasıl batacakları belli olmaz. Bu anlamda Müslümanlar mı oruç tutuyor, yoksa oruç mu Müslümanları tutuyor, bunun üzerinde biraz düşünmek gerekiyor.
               Mesela oruç gençleri nasıl tutuyor?
               Uyuşturucu komasından gencecik hayatını kaybeden güzellik yarışması birincisi bir genç kızın günlüğüne yazdığı ibretlik son çığlıkları şöyleydi: “Ramazan… Herkes oruç tutuyor… Herkes ailesiyle oruç açıyor, yemek yiyor! Bazen televizyonda reklamları izlerken ailemle gece sahura kalktığım günler aklıma geliyor, boğazıma yumruk tıkıyorlar sanki. Lanet olsun, çıkamıyorum şu… yaşantıdan… Mutsuzum…” (Yeni Şafak, 14 Ocak 2004).
               Oruç tutan biri olarak kendimizi kaybetmeden, Allah ve Peygamber sevgisiyle coşarak, gönlümüze huzur veren ibadetlerin moral değerleriyle buluşarak, aile bütünlüğünü korumak için de Ramazan’ı anlamalı ve orucu tutmak için gayret sarf edilmelidir. Şayet sen orucu tutamıyorsan o zaman oruç seni nasıl tutabilir?
               Kur’an’ın günlük yaşantımıza kattığı önemli değerlerden biri de sabırdır, sabırlı olmaktır. Aslında sabır, çaresiz bir bekleyiş değil, onurlu bir içsel direniştir. Mesela Yakup Peygamber şöyle diyordu: “… Bu saatten sonra bana düşen, güzelce sabretmek olsa gerek. Ümidim odur ki Allah yarın bir gün evlatlarımın hepsine yeniden kavuşmayı nasip eder…” (Yusuf, 12/83) Hz. Yakup sabırlı oluyor ama asla ümidini kaybetmiyordu. Ayrıca “… Rabbimiz! Bize sabır ve dayanma gücü ver; direnme gücümüzü artır…” (Bakara, 2/250). “Ey Müminler! Allah yolunda karşılaştığınız zorluklara sabredin…” (Âl-i İmram,3/200) gibi ayetler zorluklar karşısında sabırlı olmayı, sabrederken de direnme gücünü artırmayı emrediyor. Peki, bu sabır ve direnme gücü nasıl olmalıdır? Unutmayalım ki oruç, sabırlı olmak ve direnme gücü kazanmak için bedeni ve ruhu yenilemeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle oruç aynı zamanda çok önemli bir moral değerdir.
               Günde üç öğün tıka basa yemek yiyenlerle, günde bir öğün gerektiği ölçüde yemek yiyenlerin hayata bakışları, yaptıkları işler ve insanlık anlayışları, hatta hayattan zevk alışları elbette farklı olacaktır. Bu sebeple bulamadıkları için yemek yiyemeyenlerin açlığı bir zulüm, buldukları ve imkânları olduğu halde Allah için yemek yemeyenlerin, az yiyenlerin açlığı bir erdem, bir yüceliştir. Şu halde açlık ve oruç, zulümle erdem arasında gidip gelen önemli bir olaydır. Allah için tuttukları oruçlarını zulme bulaştırmayanlar, imkânları olduğu halde açları doyuranlar, fakir fukaranın halini soranlar Allah’ın kendilerinden razı olduğu, orucun ruhunu anlayan erdemli insanlardır.
               Şu halde orucun bir amacı da, fakirlerin belediye çadırlarında, zenginlerin beş yıldızlı otellerde ayrı sofralarda iftar açmaları değil, zenginiyle fakiriyle oruç tutanların aynı sofrada buluşmaları ve aynı ruhu yaşamalarıdır. Orucun hedefi bu olmalıdır.
               Oruç bireyi ruhsal yüceliklere ulaştırmak, ahlaki değerlerle süslemek ve dünya hayatında mutlu ve sağlıklı bir hayat sürmesini temin etmek için emredilmiştir. Yoksa bir kimsenin açlığına, susuzluğuna Allah’ın ihtiyacı yoktur. Oruç, aç kalmanın, susuz kalmanın çok ötesinde bir ibadettir.
               Ölüm orucu olur mu?
               Hiç kimse önemli bir ibadet olan orucu sapık ideolojik emellerine alet etmeye kalkmamalıdır! Bir kimse isterse aç durabilir, açlık grevi yapabilir, kendi bileceği iştir! Ancak hiçbir kimse oruca, asla ölüm orucu diyemez. Çünkü ölüm orucu, ölmek için oruç olmaz, olamaz. Aksine oruç, yaşatmak ve hayat vermek için vardır. Mesela Allah hasta olanlara Ramazan ayında oruç tutmamalarını emrediyor:
               “… İçinizden her kim (Ramazan ayında) hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca daha sonra oruç tutsun… Bununla birlikte orucun manevi değerini düşünürseniz, oruç tutmanın mutlak hayrınıza olduğunu anlarsınız.” (Bakara, 2/184).
               Ramazan ayı geldiğinde oruç tutmamak için, midesinin rahatsızlandığı, ülserinin azdığı ve şekerinin yükseldiği gibi bahanelere sığınanlar bu ayet üzerinde önemle düşünmeli ve oruç tutmamak suretiyle hem bedenlerinin hem de ruhlarının birçok maddi ve manevi desteği kaybettiğini bilmelidir.
               Orucun felsefesini ve hikmetini anlayamayıp sakız çiğnemek orucu bozar mı, denize girmek oruca zarar verir mi, oruçlu olduğu halde duş almak caiz mi diye orucu sulandıranlara da insan üzülüyor. Bir Müslüman, orucun felsefesinden ve hikmetinden bu kadar nasıl habersiz, bilgisiz olabilir? Gerçekten insan şaşırıyor ve Müslümanların böyle bir tavır sergilemelerine üzülüyor.
               Tuttuğu orucun iftarını açmak için yatır veya türbeye gidenler, Oruç Baba’da iftar açarak ilk orucu ona adayanlar, Sünnete aykırı olmasına rağmen tuz ve sirke ile oruç açanlar, özellikle Hristiyanların şaraba batırılmış ekmeğini taklit edercesine sirkeli ekmekle oruç açanlar(!), Allah korusun, Ramazan’ı ve orucu anlayamayan, imanı ve ibadeti tehlikeye sokan kimselerdir. (Bk. Ömer Temizel, Kur’an’ın Gölgesinde Katıksız Sohbetler, S.92).
               Küreselleşen bir dünyada uluslararası boyutta alış veriş yapmak olağan bir hale gelmiştir. Diğer ülkelerde üretilen birçok gıda ürünü ülkemizin marketlerini ve pazar tezgâhlarını süslemektedir. Zalim ve sömürücü güçlere destek veren ülkelerin, özellikle Kudüs hurması adıyla piyasaya sürülen devlet terörü uygulayan İsrail patentli hurmalarla oruç açmak yerine, kendi ülkemizin ürünü olan Ege ve Marmara gibi bölgelerde üretilen zeytinlerle ve Malatya kayısısı ve benzeri ürünlerle oruç açmak, sahur yapmak Ramazan’ın ve orucun ruhuyla daha çok örtüşmektedir.
               Bir kimse su veya yağ ile ıslanmış olan parmağını makatına sokarsa yahut taharetlenirken makattan içeri su kaçarsa yahut makatına pamuk veya bez parçası sokarsa… oruç bozulur ve kaza gerekir. (Bk. Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkıh Ansiklopedisi, C.3, S.184, RİSALE). Mısırlı ünlü bir Fıkıh profesörüne ait bu tespitleri Türkçeye tercüme eden mütercimlerde bu gereksiz ifadeleri görmezlikten gelmişler ve özellikle taharetlenirken makattan içeri su kaçarsa orucun bozulacağı iddiasına müdahale edip dipnotla bir açıklama getirmemişlerdir. Ancak makattan içeri suyun nasıl kaçacağını da teknik olarak izah etmemişlerdir!
               “Ermeni kili denilen toprağı veya çamurunu yahut yemeyi adet edindiği bir çamuru yemek”, orucu bozar kaza ve kefaret gerektirir. (Muhtasar İlmihal, S.147, FAZİLET). “Pamuk veya kâğıt gibi yenmesi adet olmayan bir şeyi yemek…” orucu bozar. (Prof. Dr. M. Cemal Sofuoğlu, İslam Dini İnanç-İbadet-Ahlak Esasları, S.329).
               Bu anlamsız açıklamaları yapanlar asla orucun ruhunu anlayamazlar. Oruç niyetle başlar ve niyetle sona erer. Siz üç gün kendi isteğinizle yemeden içmeden aç dursanız, bu oruç olmaz. Oruç olabilmesi için niyet gerekir niyet. Oruç bozma niyeti olmadan yaptığınız herhangi bir yanlışlık, bir hata asla orucu bozmaz. Şu halde oruç niyetle başlar niyetle biter.
               Sonra aklı başında olan bir Müslüman toprak ve çamur, pamuk ve kâğıt yer mi? Bunları yiyen kimselere akıllı adam gözüyle bakılır mı? Hâlbuki oruç akıllı kimselere farzdır. (Bk. Şentürk-Yazıcı, AGE, S.261). Toprak, çamur, pamuk ve kâğıt gibi yenmesi âdet olmayan şeyleri yiyenler psikolojisi bozulmuş ruh hastalarıdır, böyle hastaların oruç tutmalarına gerek yoktur ve öncelikle tedavi edilmeleri gerekir. Çünkü Hz. Peygamber: “İyileşinceye kadar kalem, sorumluluk aklını kaybedenden kaldırılmıştır” (Ebu Davud, Hudud,17) buyurmuştur.
               Diğer taraftan oruç kolay kolay bozulmaz. Mesela astım hastalarının rahat nefes almalarını sağlamak amacıyla ağza püskürtülen oksijenli ilaç orucu bozmaz. Tedavi amaçlı kullanılan göz damlası, burun damlası, kulak damlası orucu bozmaz. Kalp hastalarının kullandığı dilaltı hapı orucu bozmaz. Gıda ve keyif verici olmayan iğne ve enjeksiyonlar, yemek ve içmek anlamına gelmediklerinden orucu bozmazlar. Ancak gıda ve/veya keyif verici iğne ve enjeksiyonlar orucu bozar. Hastaya kan ve serum verilmesi de orucu bozar. Anjiyo yaptırmak ve oruçlu iken kan vermek orucu bozmaz. (Kan verenin orucu bozulmaz ama vücuduna kan verilenin orucu bozulur). Deri üzerine sürülen merhem ve yapıştırılan ilaçlı bantlar orucu bozmaz. (Daha geniş bilgi için bk. 22 Eylül 2005 tarihli Din İşleri Yüksek Kurulu Kararanlarından Lütfi Şentürk-Seyfettin Yazıcı, İslam İlmihali, S.280-285, DİBY).
               Oruç ibadetiyle direkt alakalı üç yüzden fazla bilimsel araştırma yapılmıştır ve bunlara her yıl yenileri eklenmektedir. (Prof. Dr. Alparslan Özyazıcı, Din ve Bilimin Işığında Oruç ve Sağlık, S.8). Bir Batılı bilim adamı, “Oruç bıçaksız ameliyattır” tabirini kullanmıştır. Bir diğer ilim adamı da, ameliyatların tehlikelerini azaltmak ve yaranın kapanmasını kolaylaştırmak için ameliyattan önce ve sonra oruç tutmayı, bilinçli bir şekilde aç kalmayı tavsiye etmektedir. (Bk. Özyazıcı, AGE, S.68).
               Oruç bedenin yaralarını bile sararken gönüllerimizin yaraları derinleşiyorsa orucun hikmetini kavrayamadığımızdan olmalıdır. Birçok sosyal yarayı sarmak için sadece Ramazan ve oruç önemli bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Yeter ki biz inancımızın, dinimizin ve ibadetlerimizin değerini bilelim.
               Çocuklarımız, gençlerimiz bu dini değerleri anlayamadıkları için Avrupa’nın, Amerika’nın büyüsüne kapılıyorlar, kültürel anlamda altımızdaki zemin kayıyor… Müslüman Türk çocuklarını başka inançlara çağırıyorlar, gençlerimizi çalıyorlar. Düşünmemiz gerekmiyor mu bu işi? Çalanlara mı kızacağız, sahip çıkamayanlara mı? (Bk. Elik, İbadet, 113-114).
               “Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
               Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”
               Oruç, aynı zamanda kronikleşen günahları, derinleşen hataları, alışkanlık haline gelen kötülükleri de tedavi eden muazzam bir disiplindir. Oruç gibi bir imkânı kendisine lütfettiği için kişi Allah’a şükretmelidir. Öte yandan oruç insanlık tarihinin ortak ibadetidir. Bütün peygamberler oruç tutmuşlardır. Oruç tutan bir Müslüman tüm peygamberlerin ortak sünnetini yerine getirmektedir:
               “Ey Müminler! Günahlardan sakınıp arınmanız, sorumlu ve duyarlı bir Mümin olmanız için oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” (Bakara, 2/183).
               Oruç çok önemli bir sosyal sorumluluk projesi olarak da değerlendirilebilir. Mesela Harvard Üniversitesi’nden bir profesör öğrencilerine, “Gelecek ders bir şey yemeden, içmeden derse aç gelmenizi istiyorum” demiş. O derste hoca Afrika’daki açlık dramının filmini izletmiş. Öğrencilerin bir çoğu duygulanmış, empati yapmış, ancak bir kısım öğrenci ise hiç etkilenmemiş. Afrika’daki açlık dramından etkilenmeyen öğrencilerle ilgili hoca şu değerlendirmeyi yapmış: “Bunlar derse aç gelmediler, tok geldiler.” (Bk. Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur’an’a Göre araştırmalar, C.IV, S.104).
               Tok açın halinden ne anlar? Aslında oruç tutmak zevkli bir yolculuktur. Modernitenin, doyumsuzluğun ve sömürünün kirlettiği çevrelerden güzele, güzel bir yolculuktur. Yani orucun verdiği incelik ve hassasiyetle kendisini ve başkasını anlama, başkası olabilme, başkalarının sıkıntılarını duyabilme yolculuğudur bu yolculuk.
               Oruç aynı zamanda bir kimlik, bir kişilik eğitimidir. Oruç, kişinin kendisinin farkına varması, kimliğinin bilincinde olması, kim olduğunu, niçin yaratıldığını bilmesidir. Aslında bütün ibadetlerin amacı budur. Açlığın ve açların ıstırabını duyabiliyor musun ey oruçlu Müslüman? Öyleyse orucun mübarek olsun. İnsan oruçlu olunca, sadece açlığın ve açların halini anlamış olmaz, kendi varlığının da farkında olur. Şu halde oruç, kendini bilmek, kendine dönmektir.
               Zorla oruç tutturulur mu?
               İbadetlerde zorlama olmaz. Bir kimseye baskı yaparak zorla oruç tutturulamaz, namaz kıldırılamaz. Çünkü Kur’an’da, “Dinde zorlama yoktur…” (Bakara, 2/256) buyurulmuştur. Bu sebeple oruç tutmanın karşılığını ve tutmamanın günahını ancak Allah takdir eder. Yetki O’nundur ve bu yetkiye müdahale etmek büyük bir günahtır. Mesela Kur’an’da oruç tutmamanın, namaz kılmamanın dünyevi bir cezası yoktur. İbadetin de, orucunda, namazında önemini anlatırsınız, gerisini de kişinin vicdanına bırakırsınız. Özellikle oruç tutmayanların, oruç yiyenlerin üzerine şiddetle saldırmak, bıçakla, zincirle onları tehdit etmek Müslümanın tavrı olamaz. Bir Müslüman orucun irade eğitimi olduğunu unutmamalı ve kendine hâkim olmalıdır. Elbette oruç tutmayanlar da oruç tutanlara ve onların ibadetine saygı göstermelidir. En azından insanlık bunu gerektirir.
               Bu konuda Hz. Peygamber ve sahabeleri örnek alınmalıdır. Mesela Enes (ra) bir rivayette şöyle demiştir: “Biz Peygamber’le beraber bir kısmımız oruç tutuyor, bir kısmımız da yiyor idi. Ne oruç tutanlar yiyenleri ayıplıyordu, ne de yiyenler oruç tutanları ayıplıyordu.” (Şeyhayn ve Ebu Davud).
               İbnü’l Cevzi Ebu’l Faraç da şöyle diyordu: “… Bazı cahillerin münker işleyenlere saldırıp onları feci şekilde dövdüklerini ve kaplarını kırdıklarını işittim. Tüm bunlar cehaletin eseridir…” (İbn’ul-Cevzi, Şeytanın Hileleri, S.226).
               Anadolu’nun eli öpülecek o soylu analarından sadece birinin hatırasını nakletmek istiyorum: Oruç tutan oğlunun, “öğlen gözünün önünde birçok kimsenin yemek yediğini”, anlatması üzerine o hikmetli ananın oğluna verdiği cevap şöyledir: “Olsun oğlum, bu durumda Allah sana daha çok sevap verecektir.” Birçok noktada Müslümanın zarif tavrı böyle ince ve hikmetli olmalıdır.
               Aslında Cenabı Allah, bir kimsenin sadece orucuna veya sadece namazına bakmaz. Sadece bir iyiliğine veya bir kötülüğüne bakmaz. Sadece bir gününe veya bir gecesine bakarak onun hakkında karar vermez. Peki, ne yapar? Hayatının tamamına, iyiliklerinin ve ibadetlerinin tümüne bakarak onun hakkında karar verir. Çünkü Allah her şeyi bilir ve mutlak adildir.
               Müslim’in rivayetine göre, Hz. Peygamber devrinde sahabeler hem kendileri oruç tutarlar hem de oruca alıştırmak için çocuklarına oruç tuttururlardı. Çocuklar yemek isteyince de renkli yünlerden oyuncaklar hazırlarlar ve iftara kadar onları bu oyuncaklarla oyalamaya çalışırlardı (Bk. Müslim, ‘Sıyam’, 136).
               Anadolu’da benzeri bir güzel âdet asırlarca devam ettirilmiş ve tekne orucu diye öğleye kadar küçük çocuklara oruç tutturulmaya çalışılmış, araya merdiven koyarak öğle yemeğinin ardından iftara kadar çocuklara sabır öğretilmeye ve irade eğitimi verilmeye çalışılmıştır. (Bk. Doç. Dr. Soner Gündüzöz, Orucu Anlamak, S.45, DİBY).
               Ramazan’da imsak vaktinin ne zaman başlayacağı, kasten oruç bozanların 60’ı kefaret biri kaza olmak üzere 61 gün ceza olarak oruç tutacakları, özürlü kadınların özürleri süresince oruç tutamayacakları ve sonra tutmadıkları gün kadar kaza edecekleri konuları bugün dahi âlimler arasında tartışılmaktadır. Oruca ne vakit başlanılacağı (imsak) ile ilgili Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
               “… Tan yerinin aydınlığı gecenin karanlığından iyice ayrılıncaya kadar yiyip içebilirsiniz. Ardından o gün akşama kadar orucunuzu tutun…” (Bakara, 2/187).
               Ayet açık bir şekilde oruca başlama zamanının, tan yerinin aydınlığı ile gecenin karanlığının birbirinden iyice ayrılmasıyla, yani ortalığın iyice aydınlanmasıyla başlayacağını bildiriyor. Oruç gece ibadeti değil gündüz tutulan bir ibadetidir. Gece karanlığında oruca başlamak ayette de belirtildiği gibi, “Allah’ın hükümlerini çiğnemek” (Bakara, 2/187) olur. Buna göre:
               “Bu imsak vakti konusunda bazı çevrelerde ihtiyatlı davranmak adına sahur yemeğini güneşin doğuşuna yaklaşık 45-50 dakika kalıncaya kadar değil de daha erken bir vakitte yenmesi konusunda anlaşılmaz bir ısrar varsa da, bunun İslamî kesin ve ciddi bir delili yoktur.” (M. Hayri Kırbaşoğlu, Ahir Zaman İlmihali, S.322-323).
               “Kur’an-ı Kerim’de her ne sebeple olursa olsun, oruç yiyene, namaz kılmayana bir ceza belirlenmemiştir… Bir namazı özürsüz olarak bozan kimse, nasıl o namazı yeniden kılarsa, orucu özürsüz olarak bozan da yine onu kaza etmesi gerekir. Başladığı orucu bozan bir kimseye kefaret gerekeceği hususu, sadece vahid/ tek kişi haberine dayanılarak fıkıh hükmü haline getirilmiştir.” (Prof. Dr. S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, C.16, S.385).
               “Bilerek orucunu bozanların, bozdukları oruç yanında, ceza (kefaret) olarak 60 gün peş peşe oruç –halk arasındaki tabiriyle 61—tutmaları gerektiğine dair, ilmihallerde ve fıkıh kitaplarında yer alan bilgilere gelince, çağımızda yapılan bazı araştırmalarda bu görüşün Kur’an ve Sünnette kesin bir delilinin bulunmadığı, mevcut delillerin ise aslında zıhar kefareti ile ilgili olduğu, öngörülen kefaretin de zıhar kefaretine kıyasla verilen bir hükme dayandığı ifade edilmektedir. Bu sebepledir ki, sahabe, tabii ve müteakip nesillere mensup ulemadan pek çoğu sadece bir gün kaza orucu tutulmasını yeterli görmüşlerdir.” (Bk. İbn Kudema, el-Mugni, III, 115’den M. Hayri Kırbaşoğlu, A. Zaman İlmihali, S.324).
               Kadınlarla ilgili ay halinin Resulullah’a sorulduğunu, kendisinin cevap vermediğini, olayı Kur’an’ın gündeme getirdiğini ve cinsel ilişki yasağı dışında kadına bir ibadet yasağı getirilmediğini yine Kur’an’dan anlıyoruz. Ay hali hakkında hüküm bulunmadığı için Medine’de Müslüman kadınların Yahudi kadınlarının uygulamasını taklit ettikleri, bunun da rivayetler derlendiğinde Resulullah’ın hük- mü gibi nakledildiği görülmektedir. Kur’an’la çelişen ve ibadet yasağı getirdiği kabul edilen bu rivayet- ler yeni bir teşriyi değil, öteden beri Yahudilerde mevcut olan uygulamanın kültüre yansıması ve –Fırkalar, Deccal, Mehdi, Mesih, Şefaat, Kader, Kadın vd. rivayetlerinde olduğu gibi— yasağın İslam’a da mal edilmesinden başka bir şey değildir. Bu nedenle ay halinde kadının ibadet edemeyeceği söyle- mini yeniden gözden geçirmek ve o durumdaki kadının ibadetlerini yapabileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. (Prof. Dr. İbrahim Sarmış, Aybaşı Halinde Kadına İbadet Yasağı, Kur’an’i Hayat, Mart 2013, Sayı:28, sayfa:91; ayrıca bk. Prof. Dr. İ. Sarmış, Riv. Kültürü ve Olumsuz Kadın algısı, S.425-428).
               Orucun anlamını ve hikmetini anlatan Hz. Peygamber’in şu tespitleriyle konuyu toparlıyorum:
               “Yalan, gıybet, dedikodu gibi kötü sözleri ve bunlarla amel etmeyi bırakmadıktan sonra bir kimsenin yemesini, içmesini terk etmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur.” (Buhari, Savm,8). “Yalanı, cehaleti bırakmayanın (oruç için) yemeyi, içmeyi terk etmesine gerek yoktur.” (İbn Mace, Sıyam,21).
               “Hiç biriniz oruçluyken kötü söz söylemesin, bağırıp çağırmasın, hatta küfreden birine dahi sadece ‘ben oruçluyum’ desin.” (Müslim, Sıyam,160).
               Yüce Allah, cennetlik olan müminlerin özelliklerini şöyle belirtmiştir: “… Ayrıca onlar öfkelerini yener, insanların hata ve kusurlarını affederler. (Bilin ki) Allah işte böyle güzel sıfatlara sahip olanları sever.” (Al-i İmran, 3/134).
               Kur’an’da Hz. Meryem’in mucizevi bir şekilde İsa’yı doğurması üzerine kendisine yapılacak suçlama ve hakaretlere şöyle cevap vermesi söylenmiştir: “… Şayet herhangi bir kimseyle karşılaşırsan ona, ‘Ben Merhameti sınırsız olan Allah için sükût orucu adadım, dolayısıyla bugün hiç kimseyle konuşmayacağım’ de.” (Meryem, 19/26).
               Bilgisizce din adına konuşan bazı ilahiyatçıların, lüzumsuz bir şekilde tarikat ve cemaat edebiyatı yapan kimi hocaların, dindarlık adına gırtlağına kadar hurafelere batmış kimi dindarların sükût orucu tutma zamanı geldi ve geçiyor. Hatta bu zamanda bütün Müslümanların biraz sükût orucu tutmaları ve kendilerine hâkim olmaları Ramazan ve orucun hikmetine de uygun düşecektir.
               Özetlemek gerekirse oruç, doğruluktur, dürüstlüktür, sevgidir, saygıdır. Oruç, bilgidir, kültürdür, medeniyettir. Oruç, kişinin kendine hâkim olması, duygularına sahip olmasıdır. Oruç, paylaşmak, bölüşmek ve yardımlaşmaktır. Oruç kanuna, çevreye, farklı düşünenlere saygı duymaktır. Oruç, az yemektir, az konuşmaktır, öz konuşmaktır. Sevginin, saygının, doğruluğun, dürüstlüğün, adaletin, hukukun, erdemin olmadığı yerde Ramazan ve oruç da olmaz. Geriye kalan sadece açlık ve susuzluktur. Allah’ın da açlık ve susuzluğa ihtiyacı yoktur.
               Osmanlı Devleti’nde özellikle Anadolu’da muhteşem bir Ramazan kültürü oluşmuştu. Bu kültüre göre bu coğrafyanın farklı inançlarına mensup dindarları, Yahudileri, Hristiyanları, Ermenileri, Süryanileri, Ortodoksları Ramazan ayında ve diğer dini günlerde birbirlerini ziyaret ederler ve birbirlerini iftara davet ederlerdi. Birbirlerinin inançlarına ve kültürlerine saygı duyarlardı. Aksi halde Osmanlı Devleti altı asır ayakta durabilir miydi? Bu topraklarda bu kültürün yeniden canlandırılması birliğimiz, bütünlüğümüz açısından da önem taşımaktadır.
               Ramazan ayında oruç tutup orucun hararetinden dolayı kendilerini kaybedip başkalarını veya oruç tutmayanları kıranlar, şiddet kullananlar, insanları oruçtan dolayı rahatsız edenler, karısına-kızına, kocasına-oğluna oruçtan dolayı zulmedenler bilsinler ki yaptıkları yanlıştır, tuttukları oruç değildir. Bunlar Ramazan’ı ve orucun amacını anlayamayan kuru softa ham yobaz kimselerdir. Allah’ın böyle kimselerin orucuna ihtiyacı yoktur.
               Bu duygularla Ramazanın bizi mübarek kılmasını, orucumuzun kabul olmasını ve bir Ramazan ve oruç kültürü oluşturmayı Rabbimden diliyorum…

 

Bu yazı 1638 defa okunmuştur .

Son Yazılar