Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
SARIKAMIŞ FACİASI
Ahmet KOCABAŞ

Ahmet KOCABAŞ

SARIKAMIŞ FACİASI

30 Aralık 2017 - 17:50

                --Kardan Beyaz Kefen Giymiş Yiğitlerin Dramı--
               Osmanlı Devleti’ni Ehliyetsiz Yöneticiler Perişan Etti:
               Önce iki önemli tespit yaparak konuya giriş yapmak istiyorum. Birincisi: Venedik Elçisi Andrea Gritti (öl.1538), “Osmanlı Devleti’nin hayret verici yükseliş ve başarılarının sırrından biri de, bir Enderun okuluna sahip olmalarıdır”, dedikten sonra şunları ilave eder:
               “Sırp, Bosna, Hersek, Arnavut, Gürcü, Çerkez, hatta İslam ve Germen ırklarından gelme ailelerin çocukları devşirme suretiyle ve bu işin mütehassısı memurlar tarafından toplanırdı. Bu, çeşitli milletlerin sağlam yapılı, üstün zekâlı çocuklarını bir araya toplamak demekti. Bu çocuklar Acemi oğlanlar, adı altında belli bir süre eğitim ve öğretim görürlerdi. Bunların arasından en sağlam yapılı, hem de en üstün zekâlı olup, eğitim ve öğretimden en yüksek puan alanlardan, her sene sadece otuzu seçilir ve Enderun okuluna alınırdı. Burada da belli bir süre eğitim gören ve sık sık padişahlar tarafından teftiş ve kontrol edilen bu çocuklar, Enderun’dan çıkarak bir eyaletin mesuliyetli vazifesine gönderilirlerdi. Vezir olmadıkça tekrar saraya giremezlerdi. Enderun Okulu, ülkeyi idare edecek devlet adamlarının fidanlığı, padişahların en liyakatli nazırları idi. Bunlar kalem ve kılıç sahibi üstün insanlardı.” (Tahsin Ünal, Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi, S.108-109, BURAK).
               Bugün Amerika Birleşik Devletleri, Osmanlı Devleti’ni taklit ederek Enderun benzeri bir sistemi bugüne uyarlamış ve dünyanın en süper beyinlerini ve yeteneklerini kendi üniversitelerinde toplayarak bütün dünyaya pahalı bir şekikde bilgi ve teknoloji ihraç eder duruma gelmiştir.
               İkincisi: Osmanlı Tarihçisi Selanikli Mustafa Efendi (öl. 1600), II. Selim’in son zamanlarında, Osmanlı Devleti’nin genel durumunu anlatırken şöyle demişti: “… Türk askerinde gayret kalmadı. Herkeste bir zaaf eseri görülüyordu. Haramdan kimse el çekmez, Allah’tan korkmaz, Peygamberden hayâ etmez oldu. Herkes rüşvet anahtarı ile her kapıyı açar içeri girer oldu. Rüşvet verebilen nâehiller, kabiliyetsizler, nadanlar, reziller ve alçaklar hükümet makamlarına gelip oturdular. Irz ve namus ehline, göz nuru dökerek kendini yetiştirmiş olan kabiliyetlere, bilginlere, kimse itibar etmez oldu. Şanlı devirlerin kahraman vezirleri, padişahlara yol gösteren âlimleri azaldıkça azaldı. Bunlara bakıp kıyametin yakın olduğuna hükmedilebilirdi.” (Tahsin Ünal, AGE, S.108).
               Bir milletin, sağlam yapılı ve üstün zekâlı evlatlarını bir yerde toplayıp, üstün insan yetiştirmek her zaman mümkündür. Yeter ki, ehliyet ve yeteneklerin önüne iltimas, adam kayırma ve rüşvet denilen alçak ve rezil perde çekilmesin. Maalesef Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde de bu alçak ve rezil perde çekilmiş ve Devleti Âli’yi perişan etmiştir.
               Kanuni Sultan Süleyman’ın Padişah, Sokullu Mehmet Paşa’nın Sadrazam, Barbaros’un Hayrettin Paşa’nın Amiral, Zembillinin Yüksek Mahkeme Başkanı, Ali Kuşçu’nun Üniversite rektörü, Mimar Sinan’ın Mimarbaşı, Baki’nin düşünce adamı olduğu bir devirde mesela İstanbul’dan kalkıp Viyana önlerine ve Bağdat kapılarına erzak götüren kervanların çanları:
               “Erzuuuuuuruuuum!... Vaaaaan!... Erzuuuuruuuum!... Vaaaaan!...” diye ötermiş.
               Sonra devir değişmiş, kafa işlemez olmuş. Ehliyetsiz ve yeteneksiz kimseler Devletin başına geçmiş. Adam kayırma, rüşvet, iltimas ortalığı kaplamış. Böylece Devletin sınırları daralıp küçülürken, onunla paralel olarak seslerin tonu da alçalmış, koca kavuklar, geniş yenli ve uzun etekli kürkler küçülmüş, saraylar daralmıştı. Bu duruma paralel olarak deve kervanlarının çanları da:
               “Çankırı mınkırı, Çankırı mınkırı…” diyerek bu küçüklüğü anlatmaya başlamıştı. ( Bk. Tahsin Ünal, AGE, S.109-110).
               Netice olarak devlet adamlarının gücü ve sesi, devlet ve milletin kudret ve kuvvetiyle orantılı olarak yükselir. Osmanlı Devleti’nin sesi de, güçlü dönemlerde yüksek çıkmış, zayıfladığı dönemlerde ise sesi alçalmıştır. Birinci Cihan Harbi’nde ise ehliyetsiz yöneticiler eliyle koskoca Osmanlı Devleti Almanların kuyruğunda savaşa sokulmuştur.
                İttihat ve Terakki:
               Sarıkamış Harekâtında, kar ve soğuğa yenik düşen Mehmetçiklerin dramını, Birinci Cihan Harbi’nin yenilgisinin sebeplerini ve Osmanlı Devleti’nin yıkılış nedenlerini doğru analiz edebilmek için İttihat ve Terakki mensuplarının düşüncelerini ve o gün Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olan Enver Paşa’nın ruh yapısını ve psikolojik durumunu iyi tahlil etmek gerekir.
               İttihat ve Terakki, Türkçe anlamıyla Birlik ve İlerleme, Osmanlı Devleti’nde İkinci Meşrutiyet’in ilanına ön ayak olup 1908—1918 yılları arasında kısa kesintilerle devlet yönetimine egemen olmuş ve 1889 yılında kurulmuş bir siyasal harekettir. Bu hareket mensupları, özellikle Birinci Cihan Harbi’nde verdikleri yanlış kararlarla etkili olmuşlar ve kurtaralım derken koskoca bir devletin parçalanmasını kolaylaştırmışlardır.
               “İttihat ve Terakki yönetimini ele geçiren batıcı subayların Almancı kanadı, kendilerini kullanan ellerin yönlendirmesiyle ‘ille de harp’ diye tutturmuşlardı. Onların, koca bir milleti göz göre göre ateşe atmak demeye gelen bu tavırları karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Mahmut Şevket Paşa, kendisini sadarete getiren bu hizip mensupları hakkında ‘mecnun adamlar’ nitelemesini yapacaktır (Mahmut Şevket Paşa’nın Günlüğü, Arba, S.54). Söz konusu ‘mecnun adamlar’ harbe girmeye ikna edemedikleri Mahmut Şevket’i de temizleyerek sadece ‘mecnun’ değil, ‘hain’ olduklarını da ispatlayacaklardır. Artık Osmanlı Talat, Enver ve Cemal üçlü çetesinin elinde bir oyuncaktır.” (Mustafa İslamoğlu, Şeyh Said Ayaklanması, S.16-17, Denge Yayınları).
               Bu üç ittihatçı paşanın devlete verdiği tahribatı Mehmet Akif de şöyle dile getirmiştir:
               “Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk,
               Bak nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk!”
               “Tarihçi Yılmaz Öztuna’ya göre bir dış politika dâhisi olan Abdülhamid, İttihatçılar tarafından tahttan indirildiğinde ‘memleketi on yıl idare edebilirlerse, ‘bir asır idare edebildik’ diye sevinsinler’ demişti. Gerçekten, 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun on yıllık ömrü kalmıştı…” (İlber Ortaylı’dan Taha Akyol, Ortak Acı 1915 Türkler ve Ermeniler, S.45, Doğan K.).
               “İttihatçılar Abdülhamid’in ortadan kalkmasıyla devletteki farklı unsurların birbirine yaklaşacağına ve Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ni sıkıştırmaya son vereceğine inanıyorlardı. Yine onlara göre Avrupa devletleri, Abdülhamid’in demokratik olmayan kişisel yönetimi sona erince, Osmanlı Devleti’ni himaye edeceklerdi. Ancak meşrutiyetten hemen sonra Osmanlı Devleti Bosna – Hersek’i kaybetti. Bu gelişme İttihatçıları paniğe sevk etti.” (Muhammed Harb, Tarihte ve Medeniyette Osmanlılar, S.59-60, Ark).
               Bu panik içerisinde İttihatçılar devleti savaşa götüren yolun ilk adımını, Almanya ile gizli bir ittifak antlaşması imzalayarak attılar. Almanya’nın Rusya’ya savaş ilanından bir gün sonra Ağustos 1914’te imzalanan antlaşmanın müzakerelerine 26 Temmuz’da başlanmıştı (M. Muhtar Paşa, Maziye Bir Nazar, S.233-234). Antlaşma, Sadrazam ve Hariciye Nazırı Said Halim Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dâhiliye Nazırı Talat ve Meclis Reisi Halil beyler tarafından hazırlandı. Bu antlaşma o sıralarda böyle bir ittifaka taraftar görünmeyen Cemal Paşa’dan gizli tutulduğu gibi, diğer vekillerin ve hatta bizzat Padişah’ın da bundan haberi olmadı. Yapılan antlaşmanın 2. Maddesi, Almanya ile Rusya arasında savaş çıkacak olursa bu savaşa Osmanlı Devleti’nin de katılmasını öngörüyordu. Oysa bu iki devlet arasında savaş zaten bir gün önce başlamıştı. 3. Madde böyle bir savaş halinde Osmanlı kuvvetlerini Alman askeri heyetinin emrine veriyordu. Antlaşmada, savaşın zaferle sona ermesi durumunda Osmanlı Devleti’nin somut menfaatlarının neler olacağı hususu yer almamıştı… (Bk. Editör: E. İhsanoğlu, Osmanlı Devleti Tarihi, C.1, S.126-127).
               Osmanlı Devleti dost görünen düşmanlarından bu şekilde daima darbe yemiştir. Tarih bunun en canlı şahididir. Bu acı tecrübeler göstermiştir ki, düşmandan asla gerçek anlamda dost olamaz. İttihat ve Terakki mensupları işte bu sahte dostluğa aldanmış ve koca devleti perişan etmişlerdir.
               Enver Paşa Kimdir?
               Enver Paşa, 15 Mayıs 1911’de Sultan Mehmet Reşat’ın yeğenlerinden Naciye Sultan ile nişanlandı ve daha sonra evlendi. 15 Aralık 1913’te Yarbaylıktan Miralaylığa (Albay), 3 Ocak 1914’te de Mirlivalığa (Paşa, General) yükseldi. Aynı tarihte Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye Nazırı oldu. 8 Ocak 1914 tarihinde aynı zamanda Erkân-ı Harbiye Umumi Reisliği (Genel Kurmay Başkanlığı) görevini de üstlenmiştir. Büyük eleştirilere rağmen gerek kamuoyundaki yüksek prestiji ve gerek ittihat ve Terakki’nin fiili gücü sayesinde çok genç yaşta ve çok kısa bir sürede bu makamları elde etmiştir. (Bk. M. Şükrü Hanioğlu, Enver Paşa, DİA, C.11, S.262).
               Sırtını saraya dayayarak gerçekleştirilen bu çabuk, hızlı ve haksız yükseliş, bedelini devletin ve milletin çok ağır ödeyeceği birer ehliyet ve liyakat katliydi…
               Meşhur yazar Falih Rıfkı Atay Enver Paşa’dan şöyle bahseder: “Atatürk’ün umumi kâtibi Hasan Rıza Soyak’ın babası Necip Bey, Üsküp eşrafından pek dürüst bir efendi idi. 1908 Hürriyet savaşından önce, İttihatçılarla münasebette bulunduğu vakit, Enver Bey de ona defalarca misafir olmuştu. Kendisini pek sayar, gördükçe elini öperdi. Bir sultanla evlendikten sonra da eşini yabancı erkek olarak yalnız onun yanına çıkarmıştı.
               İttihat ve Terakki Umumi Merkezi Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında artık zaferden tamamıyla umut kesmişti. Rusya’da yıkıldığına göre, tekli barış yapmak imkânı aramak fikri hepsini sarmıştı. Fakat Enver Paşa’ya bu bahsi açmaya hiçbirinin cesareti yoktu.
               Bir gün Necip Bey’i merkeze çağırdılar. Durumu ve düşündükleri son çareyi anlattıktan sonra:
               -‘Dinlese dinlese, seni dinler? Bir vatan vazifesidir, teşebbüs et’, dediler.
               Necip Bey, Enver’in yalısına gideceği günün sabahı, evdekilere:
               -‘Bugün çok ehemmiyetli bir vazife yapmağa gidiyorum, inşallah muvaffak olurum’, dedi.
               Enver kendisini öğle yemeğine alıkoydu. Sofrada Necip Bey bahsi açtı, dili döndüğü kadar konuştu. Enver sonuna kadar dinledikten sonra:
               -‘Vah Necip Bey vah!’ dedi, ‘seni de zehirlemişler. Sen ki maneviyata inanırsın, bilmiş ol ki, ben Allah tarafından Büyük Türk Hakanlığını kurmaya vekilim. Git evinde rahat uyu!’
               Necip Bey eve döndüğü vakit, şöyle diyordu:
               -‘Eğer bu adam Harbiye Nazırı, Başkumandan Vekili ve Yaver-i Hazret-i Şehr-i Yâri olmasa, yeri doğrudan doğruya tımarhanedir.’” (F. Rıfkı Atay, Zeytindağı, S.32-33, POZİTİF Y.)
               Rahmetli tarihçi İsmail Hami Danişment de Enver Paşa’yla alakalı: “Hangi cepheye gitmişse askeri körü körüne hücuma kaldırmaktan başka bir şey yapmamış ve bu yüzden yüzbinlerce Türk’ün kanını heder etmiştir” değerlendirmesini yapmıştır. (N. Tektaş, Age, S.639).
               Yine İsmail Hami Danişment Enver Paşa’yı: “İşte bu Enver Paşa, Fransız gazetecinin Libya’daki savaşçılığını göklere çıkardığı Binbaşı Enver Bey’dir. Şimdi Enver Paşa, bütün yetkilerle ve hınçla, ihtirasla donanmış olarak Kafkas cephesindedir. Parolası da hoştur Enver Paşa’nın ‘Muvaffakiyetin sırrı taarruzdadır’ der” şeklinde anlatır. (N. Tektaş, AGE, S.639).
               Ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı da Enver Paşa’yı şöyle anlatmıştır:
               “Enver Paşa’nın çok yetenekli bir genç olduğu şüphesiz… Fakat unutulmaması ve altı çizilmesi gerekir ki o dönemde hakikaten ‘genç’tir. Yine de hakkını yememek lazım, öyle ki otuz küsur yaşında mareşal olmamasına rağmen mareşal mesabesindeydi demek yanlış olmayacaktır. Dönemin ordusu ise Osmanlı—Türk tarihinin en kalabalık ordusuydu. Herkes askere alınmıştı. Büyük bir devrim yapılmış, bir müddet evvel medreselerin dahi askerlikten muafiyeti kaldırılmıştı. Harbe girerken ise gayrimüslimlerin de muafiyeti kaldırıldı. Yani herkes asker oldu, tam bir vatandaş ordusu… Bu ordunun bir kısmını sevk edemediler bile. Fakat mühim olan mesele bu kadar büyük bir ordunun komutanı, genelkurmay başkanı olan Enver Paşa’nın bilgili, hırslı ve cesur; ancak bir o kadar da genç birisi olması ve dahası böyle bir salahiyetle ordunun başına getirilmesinin anormalliğidir.” (İ. Ortaylı, Yakın Tarihin Gerçekleri, S.72-73, TİMAŞ Y).
               Yine tarihçi Niyazi Akşit Enver Paşa’dan şöyle bahsetmiştir: “… Enver Paşa’nın yurt dışındaki cephelere kuvvet göndermek, ordu komutanlarına Alman generallerini getirmek, Süveyş Kanalı saldırısı gibi gerçekleşmesi çok güç olan seferler düzenlemekle yanlış davrandığı, bütün acı sonuçlarıyla birlikte sonradan defalarca kanıtlanmıştır.” (Hz. Niyazi Akşit, A’dan Z’ye Kültür ve Tarih Ansiklopedisi, C.1, S.232).
               Şu halde Osmanlı Devleti, kısa sürede paşalığa terfi ettirilen liyakatsiz kumandanlar, tımarhanelik paşalar, genç ve tecrübesiz yöneticiler ve idareciler eliyle savaşa sokulmuştur.
               Cepheler ve Kafkas Cephesi:
               Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı Devleti, Çanakkale ve Kafkas cepheleri, Kanal harekâtı, Irak, Hicaz-Yemen, Sina-Filistin ve Galiçya- Makedonya cephelerinde savaşmıştır. Osmanlı Devleti Çanakkale ve Irak cephelerinde destan yazarken maalesef Kafkas cephesinde Sarıkamış harekâtıyla dramatik bir hezimet yaşamıştır. Sarıkamış harekâtı, muhteşem tarihimizin en hüzünlü sayfaları arasında yer almıştır. Liyakatsiz komutanlar eliyle on binlerce vatan evladı düşmana tek kurşun atmadan kar ve soğuğa kurban verilmiştir.
               “1914 yılı Sonbaharında Avrupa’daki cephelerde sıkışan Almanya, Osmanlı Devleti’nden bir an önce Kafkas Cephesi’ni açmasını istiyordu. Böyle bir durumda Rus kuvvetleri ikiye bölünecek ve bir kısmı Doğu Cephesi’nden güneye gitmek zorunda kalacaktı. Bu birlikler Osmanlı Ordusu ile Kafkaslarda çarpışırken Almanlar Batı Cephesi’nde nefes alma imkânına kavuşacaktı. Kendilerine büyük fayda sağlayacak olan Kafkas Cephesi’nin açılmasını Almanların Osmanlı yöneticileri, özellikle Enver Paşa üzerindeki baskıları sonucunda mümkün olacaktır. Aslında Başkomutan Vekili ve Savaş Bakanı olan Enver Paşa’da Kafkas Cephesi’nin Türkler için yeni fırsatlar doğuracağına inanıyordu…” (Editör: Doç. Dr. Muhammet Erat, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, S.56, Kriter Yayınlar).
               Türk milleti dost görünen Avrupalı müttefiklerinden çektiği kadar başka hiçbir kimseden çekmemiştir. Adamlar asla verdikleri sözleri tutmamışlar, cepheye yetiştireceklerini vaat ettikleri askeri teçhizatı birazda kasıtlı olarak yetiştirmemişlerdir. Askerlerin sırtında yazlık üniformaları, ayaklarında postal değil çarık vardır. Almanlar silah vaat etmişler, kışlık giyecek vaat etmişler, ilaç vaat etmişler, askeri teçhizat vaat etmişler ancak cepheye yetişmemiştir. Almanların verdiği haritalarda şoseler keçi yolu, patikalar ölüm vadileri çıkmıştır.
               Enver Paşa’ya göre Kafkas Cephesi’nin açılmasıyla Osmanlı Devleti için ne gibi fırsatlar doğabilirdi?
               Mesela Moiz Kohen’in Turancılık kitabına göre: “…Turan fikri Enver Paşa’yı heyecanlandırmış ve birinci Dünya Savaşı sırasında esas savaş alanını terk ederek Osmanlının savaştan sorumlu bakanı olarak orduyu Turan mıntıkasını kurtarmaya yönlendirmiştir. Bu girişim sonunda, kışın doğal faktörlerinin de etkisiyle Osmanlı ordusunun seçkin asker ve subaylarından 90 bini donarak ölmüştür.” (M. Harb, AGE, S.111).
               Ve Sarıkamış Harekâtı:
               “1913 yılı sonunda Alman Askeri Islah Heyeti’nin başında Türkiye’ye gelen General Liman von Sanders Kafkas Cephesi’nin açılmasını desteklemekte, harekâtın yapılacağı alanda görevli bulunan 3. Kolordu Komutanı Hasan İzzet Paşa ise karşı çıkmaktadır. İzzet Paşa taarruz için baharın beklenmesi gerektiğini ileri sürmüş, bu düşüncesi kabul görmeyince de IX. Ve X. Kolordu komutanları ile birlikte istifa etmek zorunda kalmıştır.
               Bunun üzerine Enver Paşa Cepheye gelerek komutayı üzerine almış ve 22 Aralık 1914 tarihinde Sarıkamış Harekâtına girişmiştir. Ancak soğuk, açlık ve hastalıktan ve iyi bir planlama yapılmadığından dolayı Türk ordusu binlerce askerini kaybetmiştir. Günler süren mücadeleden sonra büyük bir kazanım elde edilmeden 9 Ocak 1915’te geri çekilmek zorunda kalındı. Enver Paşa’nın elde etmek istediği sonuç alınamadı.” (Editör: Muhammet Erat, AGE, S.58).
               Prof. Dr. Bayram Kodaman da Enver Paşa’nın Sarıkamış Harekâtını şöyle anlatmıştır: “Enver Paşa, Kafkaslardan yapılacak bir taarruzun ayaklanacak Müslümanların yardımı ile başarılı olacağını ve böylece Rus cephesinin çökertileceğini düşünüyordu. Almanlar da onu bu harekâta teşvik ediyorlardı. Kafkas cephesine gelen Enver Paşa, bu düşüncesini 3. Ordu kumandanı Hasan İzzet Paşa’ya açarak taarruz emrini verdi. Ancak İzzet Paşa, şiddetli kış sebebi ile bu emre itiraz etti. Enver Paşa da İzzet Paşa’yı azlederek kumandayı bizzat üzerine aldı.
               ‘Sarıkamış Harekâtı’ diye geçen taarruz 21 Aralık’ta başladı ve 25 gün sürdü. Özellikle soğuktan Osmanlı ordusu büyük zarar gördü. 90 000 kişi şehit düştü. Ağır zayiata rağmen düşman mağlup edilemedi. Bu hesapsız taarruz, doğu cephesinin savaş gücünü sarstı. Başarısızlığa uğrayan Enver Paşa, Hafız Hakkı Paşa’yı 3. Ordu kumandanlığına tayin ederek İstanbul’a döndü.” (İlmi Müşavir ve Redaktör Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, C.12, S.181).
               Sarıkamış Harekâtı’nda, “Enver Paşa’nın çarpıştığı yer, tükürüğün yere düşmeden donduğu Allahu Ekber Dağları. Karşıda karnı tok, sırtı pek, en mükemmel silahla mücehhez Moskof ordusu. Enver Paşa’nın askerinin sadece inancı var, başka bir şeyi yok. Evet, Üçüncü Ordu’nun inancı var da sevk ve idare eden kumandanların Almanlara yaranmaktan başka derdi olmadığı söyleniyor. ‘İlkbahara ertelense netice lehimize olur, bu kış günü taarruz iyi olmaz’ diyen Üçüncü Ordu kumandanını dinlemez ve azleder Enver Paşa.
               İsmail Hami Danişment ’in ‘mecnunane macera’ dediği bu savaşta aç, çıplak ve cephanesiz askerlerimiz Allahuekber Dağlarına serilirler!”(Nazım Tektaş, Çadırdan Saraya Saraydan Sürgüne Osmanlı, S.639).
               İlhan Bardakçı İmparatorluğa Veda kitabında biraz hamasetle bu faciayı Rus Kafkas Ordusu Başkanvekili Dük Aleksandroviç Pietraviç’den aktardığı nakille anlatmaya başlar:
               “’… Pietroviç, elindeki dürbünü gözlerinden çekemedi, bıraktı adeta ve bağırdı:
               -Delirmiş bu Türkler, delirmiş. Böylesine açık hedef olunur mu? Türkler gibi asker yoktur, doğru ama bu ne acemilik, bu ne akılsızlık… Mevzilenmeğe ihtiyaç duymadan açık hedef olmuşlar…
               (…) Sarıkamış’ı iki gece evvel işgal etmişiz. Kolordumuz erimiş. Ve karşı saldırı sonucu çekilmişiz. Mustafa Nihat Bey ve emrindeki 79 kahraman dört yüz metrelik mesafeyi sekiz saatte alırlar. Hedefe vardıkları zaman artık 18 kişidirler. Mevzilenmek isterler, nasip olmaz. Olmamıştır herhalde ki, gece yerini sabah ışıklarına terk ettiği zaman Rus Kurmay Başkanı Pietroviç şaşkınlık içinde önce ateş emri verir. Sonra eline almıştır dürbününü. Dünya tarihinin görmediği sahneye işte o zaman şahit olur.’
               ‘İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuzlarının çukurlarında yuvalanmış mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Kaput yakaları Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların vücuduna akıtmak istercesine, semaya dikilmiş, kaskatı. Hele bıyıkları, hele bıyık ve sakalları. Her biri birer fütuhat oku misilli dimdik. Ve gözleri. Dinmiş olmasına rağmen, kahredici tipinin bile örtüp gizleyip kapatamadığı gözleri… Hepsi açık. Tabiata, başkumandana, karşıdaki düşmana ve ‘talihe’ isyan eden, ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözleri, açık. Vallahi açık, açık…’
               ‘İkinci sırada bir manzara ki, hiçbir heykeltıraş eşini yaratmaya muvaffak olamamış. Başları korkutucu katılıkta semaya dönük, bilekleri üzerinde kümelenen kar’a rağmen, güçlerini dile getiren, Sağrılarındaki fişek sandıklarını debelenip yere atmağa tenezzül etmemiş iki katırın başındaki, altı esatir güzeli Mehmed… Sandıkları bir avuçlamışlar ki, kâinatı biz o hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilivermişler…’
               ‘Ve sağ başta Binbaşı Mustafa Nihad… Ayakta. Yarabbi, bu bir ayakta duruştur ki, düşmanı da, kindarı da, melunu da Allah’a sığındıkları günkü çaresizlik içinde yere çökertmiş velvelesi halinde… Belinde fişekliklerinin o çıkıntılarını örtüp yok etmeğe, gece düşen tipi bile razı olmamıştır. Boynundaki dürbünü sağ eli ile kavramış. Havada kalmış kale sancağı gibi… Diğer eli, belli ki semaya kalkıp rahmet dilerken öylesine donmuş… Hayrettir, başı açık. Gür kara saçları beyaza bulanmış…’
              ‘(…) Pietroviç’ın karargâhına gönderdiği rapor, hıçkırıklı bir ağıt gibidir: ‘Allahuekber Dağları’ndaki son Türk müfrezesini teslim alamadım. Bizden çok evvel Allahlarına teslim olmuşlardı’.” (İlhan Murad, İmparatorluğa Veda’dan Nazım Tektaş, AGE, S.640).
               Donmuşlardı Mehmetçikler. Eksi otuz, kırk derece soğukta buz ve kar kesmişlerdi. Sırtlarında yazlık elbiseleri, ayaklarında çarıkları vardı. Almanlardan gelecek botlar, çizmeler, askeri montlar yetişmemişti cepheye. Ve o yiğit Anadolu evlatları böylece sürülmüşlerdi cepheye. Ehliyetsiz ve tecrübesiz kumandanlarına inat onlar hedeflerine varamadılar ama Allah’a ulaştılar.
             Sonuç:
             “Sarıkamış savaşlarından sonra iki tarafta bir yıl kadar beklediler. Bu süre içinde gerekli hazırlıklarını yapan Ruslar 1916 yılı başlarında saldırıya geçtiler. Cephe Komutanlığına Çar’ın amcası Nikola getirilmişti. Önce bir keşif taarruzu yapan Ruslar, Doğu Anadolu’yu işgal için 14 Şubat’ta genel bir hücuma geçtiler. Nitekim 15 Şubat’ta Erzurum, 3 Mart’ta Bitlis, daha sonra Muş, 19 Nisan’da Trabzon, sonra Bayburt ve Gümüşhane, 25 Temmuz’da da Erzincan ve sonra Van Rus işgaline uğradı.” (Prof. Dr. Bayram Kodaman’dan İlmi Müşavir ve Redaktör Prof. Dr. H. Dursun Yıldız, AGE, c.12, s.181).
               Kafkas Cephesi’nde yaşanan Sarıkamış Faciasının acı sonuçlarını şöyle sıralamak mümkündür:
               1- Osmanlı- Türk ordusunun zayıfladığını düşünen İngiliz ve Fransızlar Çanakkale Boğazı’na taarruz için askeri hazırlığa başladılar.
               2-Yukarıda belirtildiği gibi Sarıkamış Faciasından sonra Rus ordusu Erzurum, Van’ı işgal ettiler. Bunu fırsat bilen o bölge Ermenileri Rusların da yardımıyla isyan ederek Erzincan, Trabzon ve Gümüşhane gibi önemli şehirleri istilâ ettiler. Osmanlı Devleti de yerli Ermeniler için Tehcir yasası çıkararak meşhur tehcir hadisesini gerçekleştirdi.
               3- Kafkas cephesi Sarıkamış faciasıyla bu denli erimemiş olsaydı, yüz binlere yaklaşan Mehmetçikler ayaza ve dona teslim edilmeseydi belki bu çapta facialar yaşanmaz, Osmanlı Devleti de Birinci Dünya Harbi’nde bu kadar çaresiz kalamazdı.
               4- Sarıkamış faciasının en önemli sebeplerinden biri de Almanlara güvenilmiş olmasıdır. Hiç kimse sizin için hayırlı rüya görmez. Özellikle Batılı ülkeler daima kendilerini ve çıkarlarını önde tutarlar. Bu savaşta da Almanlar sadece kendilerini düşünmüşler ve Alman menfaatine yüz binlerce Mehmetçiği harcamaktan çekinmemişlerdir.
               5- Sarıkamış faciası, ehliyetsiz ve liyakatsiz kumandanların ve beceriksiz yöneticilerin bir devleti nasıl uçuruma sürüklediklerinin, bir milleti nasıl perişan ettiklerinin ve Anadolu’nun yağız yiğitleri, kahraman Mehmetçikleri nasıl basit bir şekilde harcadıklarının ibretlik bir öyküsüdür. Bu hadiseden alınacak daha birçok ders vardır.
               Mehmetçikler sadece Türk milletinin değil, Türk dünyasının ve İslam coğrafyasının mübarek, yiğit askerleridir. Müslüman Türk kültüründe asker ocağı peygamber ocağıdır, Mehmetçik adı Hz. Muhammed (sav)’den gelmiştir. Pakistanlı ünlü şair rüyasında şehit Mehmetçiklerin kutsal kanını Hz. Peygamber’e hediye götürür. Kısaca Mehmetçikler İslam coğrafyasının kutlu neferleridir. Onları hesapsız kitapsız şuursuz bir şekilde harcayanlar da harcanmıştır.
               Enver Paşa bir Türkistan tepesinde Ruslarla savaşırken yok edilmiş, Cemal Paşa bir Gürcü şehrinde mitralyözle öldürülmüş ve Talat Paşa ise 15 Mart 1921’de bir Berlin sokağında Ermeni komitacısı tarafından katledilmiştir. (N. Tektaş, AGE, S.622).
               Enver Paşa’nın, İstanbul’u son kez terk ederken yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya şu acı itirafı yaptığı söylenir: “Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük kabahatimiz, Sultan Abdülhamid’i anlayamamaktır. Yazıl Paşam, çok yazık!..”
               Hikmetsiz ve ruhsuz kuru bir vatan sevgisi hamasetle birleşince insana neler yaptırıyor neler? Gerçekten Osmanlı devletine ve kahraman Mehmetçiklere yazık olmuş, yazık. Osmanlı Devleti kafayı çizdirmiş komutanlardan, aklını kullanamayan yöneticilerden, ehliyetsiz ve beceriksiz ve rüşvetle, iltimasla iş yapan idarecilerden çok çekmiştir. Bugün önemli olan bundan ders çıkarabilmektir.
               Sarıkamış faciasında hayatını kaybeden kahraman Mehmetçikleri rahmet ve minnetle anıyorum. Marifet bugünü onlara borçlu olduğumuzun unutmamasıdır.

Bu yazı 915 defa okunmuştur .

Son Yazılar