Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
NE ZAMANDAN BERİ MÜSLÜMANSINIZ?
Ahmet KOCABAŞ

Ahmet KOCABAŞ

NE ZAMANDAN BERİ MÜSLÜMANSINIZ?

01 Mart 2017 - 16:01

Bir köye hatim cemiyetine gitmiştik. Hoca dini bilgiler öğrettiği iki talebeyi ayağa kaldırdı ve soru cevap şeklinde talebeler, öğrendikleri dini bilgileri cemaatin önünde tekrarladılar:

“Ne zamandan beri Müslümansın?

Kâlû-Belâ zamanından beri Müslümanım.

Kâlû-Belâ zamanı ne demektir?

Cenab-ı Hak ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben ‘Elestü birabbiküm’ yani ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sordu. Onlar da ‘Belâ / Evet Rabbimizsin dediler’. O zamandan beri Müslümanım demektir.” (Bk. Muhtasar İlmihâl-Resimli Namaz Hocası-, s.179).

Kâlû-Belâ diyaloğu denilen bu olaya göre, insanları yaratmadan binlerce yıl önce Yüce Allah önce ruhları yaratmış, sonra bütün ruhları geniş bir alanda toplamış ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiş. Ruhlar da hep bir ağızdan “Kâlû-Belâ / Evet, Sen bizim Rabbimizsin demişler.” İşte o zamandan beri Müslümanım!

Şimdi eğer bu diyalog doğruysa, ruhunuzun evet dediğinden sizin haberiniz oldu mu?

Mesela benim haberim olmadı.

“Kâlubelâ ayetinde (Araf 7/172) geçen diyalogun ruhlar âlemi denilen –herhalde- metafizik bir âlemde gerçekleştiğine dair yaygın bir kanaat vardır. Buna göre, milyarlarca insanın ruhu, bedenleri yaratılmadan yüzbinlerce yıl evvel maddesiz bir âlemde bulunmakta; bedenler yaratılırken, bu âlemden getirilerek bedenlere üflenmektedir. Ruh-beden ayrılığının esas olduğu bu ruhçu yaklaşım Kur’anî değildir; Kur’an’a göre insanın ilk nüvesi maddidir. Ruh, bedendeki canlılığı kaldırabilecek kapasiteye dayalı olarak daha sonra ortaya çıkmaktadır. Yani, canlılık o maddi yapının içinde bulunduğu nem, ısı vb. özelliklere bağlı olarak gerçekleşmektedir; bir başka âlemden geliyor değildir. Kaldı ki, insan varlığının ilk aşaması olan erkek spermi zaten canlıdır.” (Prof. Dr. M. Sülün, Kur’an Ne Diyor? Biz Ne Anlıyoruz? s.52-53).

Şimdi ruhçuluğu eleştiren bu ifadeler, aklı kullananlar için son derece önemli bir tespittir.

Kur’an’la ilişkisini koparanların ne söyleyeceği, ne yazacağı, nerede duracağı belli olmuyor. Üfürükçülüğü, gaybdan haber vermeyi, ruhçuluğu ve ruhlar âlemini getirip muhteşem İslam medeniyetine ilave edebiliyorlar. Yanlış kâlûbelâ inancı ile çocuklarımızın ve gençlerimizin aklını dejenere ediyorlar.

Peki, Kâlû-Belâ ne demektir?

Kâlû-Belâ diyalogunun ne olduğu konusunda birkaç görüş ileri sürülmektedir. Bunlardan biri ve klasik olarak seslendirileni, Allah’ın ruhları toplayıp konuştuğu ruhçu görüş, yukarıda da belirtildiği gibi ruhçuluğu çağrıştırdığı ve Kur’an’la irtibatı olmadığı için şiddetle eleştirilmektedir. Diğer bir görüş ise şöyle özetlenebilir:

Kültürümüzde “elest meclisi” ve “kâlû belâ” olarak anılan, yüce Allah’ın âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini aldığı ve kendisinin onların rabbi olup olmadığını sorduğu, onlarında evet deyip buna şahitlik yaptığı, böylece kıyamet günü bundan habersiz olduklarını söyleyemeyeceklerini ve sonra gelip ortak koşacakların suçu kendilerine atmaya haklarının olamayacağını anlatan 7 Araf suresinin 172-173 ayetlerinde sözü edilen ve kendileriyle Allah arasında kâlu-belâ diyalogunun geçtiği âdemoğullarının da ilk insan topluluğu olduğunu, söyleyen görüştür. ( Bk. Sarmış, Rivayet ve Yorumlarla Akaid Oluşturmak ve Kabir Azabı, s.184-185).

Bu görüşe göre Allah kâlûbelâ diyaloğunu ruhlarla değil, ilk insan topluluğu ile gerçekleştirmiştir.

Kâlûbelâ görüşü ile ilgili bir başka değerlendirme ise şöyledir:

“Kanaatimizce, ‘Âdemoğlunun sulbünden onların nesillerini çıkardığı zaman’ ifadesi, üreme organlarının çalışmaya başladığı ‘buluğ zamanına’ tekabül eder. Buluğ yaşı, ibadet mükellefiyetinin ve cezai ehliyetin başlangıcıdır. Bizce Allah Resulü ’nün ‘Üç kişiden kalem kalkar: Buluğ çağına gelinceye kadar çocuktan…’ hadisi, bu âyetin nebevi bir okuması gibi görünmektedir… (Müellif ruhçulukla ilgili felsefi ve kelamî açıklamalar yaptıktan sonra konuyu şöyle bağlar) Bu âyet (Araf 7/172), insanoğlunun doğuştan ‘aşkın bir yaratıcı Varlık’ı algılamaya yatkın yapısına atıfta bulunmaktadır.” (İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Araf 7/172’nin 2 numaralı dipnotu, s.299).

Bu açıklamadan hareketle Kâlû-Belâ ifadesinin, Kur’an’ın Araf suresinin 172, 173 ve 174’üncü ayetleriyle irtibatlandırılarak izah edildiğinde kâlû-belânın şu manaya geldiği anlaşılmaktadır.

Cenab-ı Mevla şöyle buyuruyor:

“Vaktiyle Rabbin Âdemoğullarının bellerinden soylarını alıp çıkardı ve onlara, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sordu. Onlar da, ‘Evet, Sen bizim Rabbimizsin’ cevabını verdiler ve böylece Allah onları (bu ikrarlarıyla) kendilerine şahit yaptı. Biz bunu; kıyamet günü, ‘Bizim bundan (tek bir Allah’a inanmamız gerektiğinden) haberimiz yoktu…’ Ya da, ‘Bundan önce atalarımız şirke düşmüş, biz onlardan sonra gelen nesilleriz. Rabbimiz! Şimdi Sen bâtıl yolda olanların yaptıkları işler yüzünden bizi cezalandıracak mısın?’ demeyesiniz diye yaptık.

İşte Biz, (bu yaratılış özelliğine aykırı hareket edenlerin) özlerine, tevhit inancına dönmeleri için âyetlerimizi böylece ayrıntılı olarak açıklıyoruz.” (Araf 7/172, 173, 174).

“Bu anlatımı kimileri varsayım olarak böyle bir sorgulama yapılacak olsa bütün insanların Allah’ın varlığını kabul edeceklerini anlatan bir kurgu olarak, kimileri dünyaya gelen bütün insanların genlerinde Allah’ı kabul etme yeteneğinin bulunduğunu belirten sembolik bir anlatım olarak, kimileri de insan yaratılmadan önce yaratılmış olup bir yerlerde potansiyel olarak tutulan ruhlar âleminde ruhların konuşturulması olarak açıklamaktadır…” (Sarmış, AGE, s.185). Yukarıda belirtildiği gibi, kimileri de yaratılan ilk insan topluluğu ile yapılan bir konuşma olarak değerlendirmektedir.

Bu âyetlerin bizim de tercih ettiğimiz ve bugün revaçta olan en isabetli yorumu, dünyaya gelen bütün insanların genlerinde Allah’ı tanıma yeteneğinin bulunduğunu açıklayan yorumdur. Konuyla ilgili iki mealdeki açıklamalardan ve iki tefsirden alıntılar yaparak meseleyi izah etmeye çalışacağım:

“Bu âyet (Araf 7/172) İnsanın yaratılışındaki özüne, Allah’ı bulup tanıyabilme ve O’na inanma yeteneğinin yerleştirilmiş olduğunu ifade eden temsili bir anlatımdır.” (Prof. Dr. Abdülkadir Şener ve Ark. Yüce Kur’an ve Açıklamalı-Yorumlu Meali, s.172, dipnot:2).

“İşte böylece Allah, insanoğluna, kendisinin varlık ve birliğini tanımaya doğuştan yatkınlık kabiliyeti verdi.” (Bk. M. Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, Araf 172’nin açıklaması.)

Dolayısıyla bu âyetlere dayanarak ruhlar âleminden, ruhların toplanmasından, Allah’ın ruhlarla konuşmasından falan bahsetmek çok doğru bir şey değil, böyle bir yaklaşım biraz ruhçuluk kokan bir anlayıştır. Kaldı ki, Kur’an’ın bahsettiği ruh ya Vahiy’dir ya özel anlamda Kur’an’dır ya da Ruhu’l Emin olan Cebrail’dir. (Bk. Sarmış, AGE, s.187-188). Maalesef yüce İslam dinine illa bir takım hurafeleri sokmaktan adeta zevk alıp, mutlu olan hurafeci bir damarımız da var. Hâlbuki bu âyetler çok açık bir şekilde şunu söylüyor. Ünlü müfessir Zemahşeri’nin düşünceleriyle aktaralım:

“… Şu halde Allah, her insanı, iman etmesi için yeterli zihni ve psikolojik donanıma sahip kılmakta; iç ve dış âlemde kendi varlığına ve birliğine kılavuzluk edecek birçok kanıtlar yaratmaktadır; böylece O, sanki insanlara, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sormakta, onlar da ‘evet’ diyerek bunu tasdik etmektedirler. İnsanın doğasındaki iman kabiliyeti bu ayetlerde temsili bir dille anlatılmış bulunmaktadır (Zemahşeri, II, 103)…” (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, II, s.264, DİBY.)

“(7 Araf) 172-173’ncü âyetlerde yüce Allah, Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini aldığını, yani insanları babalarının bellerindeki tohumlardan yarattığını, onların içlerine Allah’ı bilip tanıma yeteneği, duygusu koyduğunu bildirmektedir. İnsanlara Allah’ı bilme duygusu vermiştir ki kıyamet gününde, dünyadaki inkârları için Allah’a karşı bir bahaneleri kalmasın: ‘Biz bilmiyorduk, haberimiz yoktu’ demesinler. Ya da atalarından ne görmüşlerse onu yaptıklarını, ataları şirk koştukları için kendileri de şirk koştuklarını, içlerinde Allah’ı tanıma sezgisi olmadıktan sonra O’nu nasıl tanıyacaklarını ileri sürmesinler.” (Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c.3, s.412).

Araf suresinin 172’inci âyetinden başka mesajlarda çıkarılabilir mi?

“Her şeyden önce Allah insanlara ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sormakta ve onlara evet ya da hayır deme alternatiflerini sunmaktadır. Doğrudan doğruya ‘Ben sizin Rabbinizim’ şeklinde, insan iradesini ve seçme özgürlüğünü yok sayan bir hitap tarzını dışlamaktadır. Seçme ve tercih hürriyetini böylece Allah ilk başta insana vermektedir.” (Düzgün, Çağdaş D. Din ve Dindarlar, s.172).

Yüce Allah, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurarak insanlara seçme özgürlüğü verirken tarihin en acımasız zalimlerinden biri olan Firavun bakın ne diyordu?

“ (Firavun) Hemen (adamlarını) topladı ve onlara seslendi: ‘Ben, sizin en yüce Rabbinizim!’ dedi. Allah onu, ibret verici şekilde dünya ve ahiret cezasıyla cezalandırdı.” (Naziat 79/23, 24, 25).

Adamlarına seçme özgürlüğü tanımayarak despot bir tanrılığı dayatan bir zalimin başına neler geldiğini anlatan bu âyetler, neden İslam dünyasının zalim diktatörlerine, vatandaşlarına özgür bir seçme ve seçilme hakkı tanımayan despot yöneticilerine bir şey anlatamıyor? Anlatamaz, çünkü asırlarca bu ayetleri ruhlarla irtibatlandırıp anlatarak ruhsuz bir dindarlık oluşturuldu. Böylece bir türlü ruhlardan kurtulup despot ve diktatörlerle özgürlük mücadelesi yapmaya vakit ayrılamadı.

İlahi Vahyin insanları özgürleştiren, onlara ilahlarını bile özgürce seçme hakkı tanıyan ayetlerini daraltarak bağlamından koparanların, haşa Yüce Allah’a ruhlarla toplantı yaptıranların, Müslümanları ruhsuzlaştıranların İslam dünyasının bugünkü perişanlığında önemli günahları yok mu?

Hâlbuki Kâlû-Belâ ayetlerini şu ve benzeri ayet ve hadis-i şeriflerle birlikte anlamak gerekirdi:

“Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum 30/30)

Peygamberimiz de şöyle buyuruyor: “Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhari, Cenaiz,92; Ebu Davud, Sünne, 17; Tirmizi, Kader, 5). İşte bu Kur’an’i ve Nebevi gerçeği çok geç anlayabildik.

Bu ve benzeri âyet ve hadisler insanoğlunun daha doğuştan dine, İslam’a meyilli yaratıldığını, kişinin aklını işletmesi, çevresinden ibret alması sayesinde Allah’ı bulabileceğini, ancak aile, çevre ve içinde bulunduğu kültürün insanı yönlendirdiği anlaşılmaktadır. Şu halde bir kişi yaşadığı toplumun değerlerinden etkilenmekte düşüncesi ve inancı buna göre şekillenmektedir. Kısaca belirtelim ki:

“Bir kısım İslam bilginlerine göre, İnsandaki Allan inancı zorunlu ve yaratılıştan olduğu için Allah’ın varlığına dair dışarıdan delil aramaya, öncüller düzenleyerek, mantıki ve akli deliller sunmaya ihtiyaç yoktur. Yaratılışı (fıtratı) bozulmamış olan ve ruhu hasta olmayan her insan Allah’ın var ve bir olduğunu bulur ve anlar…” (Kılavuz, Allah Md, İGYA, c.1, s.117).

Konuyu toparlamaya çalışırsak, İslam adına biz çocuklarımıza ruhçuluğu ezberletirken, İsrail Tevrat’ı öğretiyor, en az üç yabancı dil öğretiyor, teknoloji öğretiyor, hayvan ıslah projeleri öğretiyor, yeni yeni tarım ürünleri denemeleri öğretiyor. Silah sanayii öğretiyor. Nobel ödülleri kazanıyor. NASA uzaya bir kadın ile bir erkek göndererek hamile kalınıp kalınmayacağını test ediyor, elli yıl sonra uzayda koloniler kurmaya hazırlanıyor. Bizim öğrenciler ise, hala ruhçulukla, ruhlar âlemiyle ve yanlış Kâlû-Belâ inancıyla boğuşup duruyor.

Sonra da başımıza bela üstüne bela yağıyor!

Şu halde “Ne zamandan beri Müslümansınız?” sorusuna verilecek kişisel cevap şöyle olmalıdır:

“Kendimi bildiğim, aklım erdiği günden beri Müslümanım.”

Çünkü Müslümanlık akıl ve bilgi ile alakalı bir olaydır. Akılsız, bilgisiz ve cahil Müslümanlık olmaz.

Nitekim Hak Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf 7/199; mesela bk. Kasas 28/55).

İslam dünyası bugün cehalet içinde yüzdüğü için Allah, melekler ve Hz. Peygamber onlardan yüz çevirmiş olabilir mi? Bu düşünmeye değer önemli bir sorudur.

Konuya şu âyeti celile ile nokta koyalım. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın varlığında şüphe mi vardır?” (İbrahim 14/10).

Allah, Kur’an’ı ve yüce İslam dinini doğru anlamayı Müslümanlara da nasip etsin.

Bu yazı 1893 defa okunmuştur .

Son Yazılar