Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
HACER-İ ESVED ALLAH´IN SAĞ ELİNE NASIL DÖNÜŞTÜRÜLDÜ?
Ahmet KOCABAŞ

Ahmet KOCABAŞ

HACER-İ ESVED ALLAH´IN SAĞ ELİNE NASIL DÖNÜŞTÜRÜLDÜ?

25 Ocak 2017 - 17:25 - Güncelleme: 30 Ocak 2017 - 15:01

İlmi bir araştırma mahsulü olduğunu düşündüğüm “Osmanlı Halkının Geleneksel İslam Anlayışı” isimli kitaptan, önemli olduğu için, şu alıntıyı yaparak konuya başlamak istiyorum:

          “… İncelenen eserler (Birgivi, Tarikatü’l-Muhammediye; Mızraklı İlmihal; Marifetname…) Allah’ın varlığından ve sıfatlarından bahsetmekle birlikte, O’nun hakkında konuşmaktan kaçınmanın saygı ve edep gereği olduğunu vurgulamışlardır. Hatta sözü edilen konularda fikir beyan edenlerin dinlenmemesi tavsiye edildikten sonra Allah’ın sıfatlarını derinliğine incelemenin şeytan işi olduğu ve faydasından çok zarar getirdiği kabul edilmiştir. Zira insan aklı O’nun zatını idrak edemeyeceğinden böyle bir şeye teşebbüs ettiği takdirde hayretin artmasından başka bir sonuca ulaşamayacağı bildirilmiştir. (a.e, s.26-27)” (Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslam Anlayışı, s.136-137).

          Peki, yazılanlarla yapılanlar birbirini tutuyor mu?

          Bir arkadaşımızın 5-6 yaşındaki torunu bir cemaatin anaokuluna gitmiş. “Neler öğrenmiş neler” diye adamcağız çok seviniyordu. Yanımıza gelen torununa heyecanla, “Evladım say bakalım Allah’ın zati sıfatlarını” dedi. Çocuk otomatiğe bağlanmış makineli tüfek gibi tak tak saymaya başladı: ”Vücûd, Kıdem, Beka, Vahdâniyyet, Muhâlefetün li’l-havâdis, Kıyâm bi-nefsihi”. “Bir de Subuti sıfatlarını say oğlum.” 5-6 yaşındaki çocuk tekrar saymaya başladı: “Hayat, İlim, Semi, Basar, İrade, Kudret, Kelâm, Tekvin.” Saydı, ama çocuk bu kavramların anlamlarını bilmiyordu.

         Bir sene sonra arkadaşımız ve torunu ile tekrar karşılaştığımızda çocuğa dönerek: “Evlat, say bakalım Allah’ın zati sıfatlarını” dedim. Çocuk alık alık yüzüme bakarken, dedesi araya girdi: “Amcası, oğlumuz ilkokula başladığı için o bilgileri unuttu” dedi.

          Bir tarafta Allah hakkında konuşmayı uygun görmeyen, O’nun sıfatları hakkında konuşanları dinlememeyi öğütleyen, hatta Allah’ın sıfatlarını derinlemesine incelemenin şeytan işi olduğunu, faydadan çok zarar getirdiğini söyleyen dini anlayış. Diğer tarafta derinlemesine Allah’ın zati ve subuti sıfatlarını küçük çocuklara dahi ezberleten bir cemaatin din eğitimi anlayışı. Bu kadar farklı bir din anlayışı olur mu? Olursa hangisine itibar edilir?

          Allah’ın zat-i sıfatları, subuti sıfatları, selbi sıfatları, haber sıfatları gibi sıfatlar İslam âlimleri tarafından sonradan çıkarılmış şeylerdir. İslam’ın aslından değildir. Bu kavramları bilseniz de olur, bilmeseniz de. Burada yanlış olan şey, Kelam âlimlerinin, Teoloji bilginlerinin ve İlahiyat uzmanlarının kendi aralarında tartışacağı, konuşacağı bu kavramların 5-6 yaşındaki çocuklara öğretilmesi ve ezberletilmesidir. Bu tür bilgilerin bir çocuğun pratik hayatında ne gibi faydaları olabilir? Keşke bunun yerine bu çocuğa Fatiha, İhlas gibi sureleri ezberletebilselerdi, çok daha isabetli olurdu. Sonra Allah’ı en güzel şekilde anlatan kaynak Kur’an’dır. Allah’ı Kur’an ve Hz. Peygamber’den öğrenmek gerekir.

          Mesela Kur’an-i Kerim Allah’ı anlatırken, ”O evveldir, âhirdir, zâhirdir ve batındır; O her şeyi bilir.” (Hadid 57/3) buyurur. Bu ifadeleri yorumlamak öyle çok kolay bir şey değildir. Çünkü burada konu edilen Allah’tır, Allah’ın zatıdır.

          Burada Allah’ı ve özelliklerini anlatan önemli bir sureyi daha hatırlatalım:

          “De ki: ‘O, Allah’tır, bir tektir.’ ‘Allah Samed’dir. (Her şey O’na muhtaçtır, O, hiçbir şeye muhtaç değildir)’. ‘O’ndan çocuk olmamıştır (O kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir)’. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlâs 112/1-4) 

          Rahmetli Prof. Dr. Bekir Topaloğlu Hoca diyor ki: “Allah’ın zatını duyularımızla idrak etmemiz mümkün olmadığına göre O’nun zatının mahiyeti, neden ibaret olduğu hakkında düşünmemiz doğru değildir. Resul-i Ekrem’den nakledilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:

          ‘Yaratılmışlar hakkında düşününüz, fakat yaratan hakkında fikir yürütmeyiniz: Çünkü O’nun mahiyetini idrak edemezsiniz’. (Suyuti, el-Camiu’s-sagir, I, 454,455; Acluni, Keşfü’l-Hafa, I, 311). Zat-ı ulûhiyetin şekli hakkında aklımıza, hayalimize ve zihnimize gelebilecek her şey yanlıştır, batıldır, atılması, reddedilmesi gerekmektedir…” (Topaloğlu ve Ark. İslam’da İnanç Esasları, s.114, 115)

          Konuyla ilgili bir alıntı da Türkiye Diyanet Vakfı’nın yayınladığı İlmihâl ‘den yapalım:

          “… Kur’an’ı Kerim ‘Onu gözler idrak edemez. Fakat O, gözleri idrak eder. O, eşyayı pekiyi bilen, her şeyden haberdar olandır’ (el-En’am 6/I03) buyurarak, Allah’ın zatını idrak etmenin mahiyetini bilmenin imkânsız olduğunu açıklamıştır. Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: ‘Allah’ın yaratıkları hakkında düşününüz. Fakat Allah’ın zât-ı hakkında düşünmeyiniz. Gerçekten siz buna hiç güç yetiremezsiniz’ (Suyuti, el-Camiu’s-sagir, I, 132; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, I, 311).” (İlmihâl I, İman ve İbadetler, s.88, İSAM).

          Hz. Peygamber (SAV.) “Allah hakkında fikir yürütmeyiniz, çünkü onun mahiyetini bilemezsiniz”, “Allah’ın zât-ı hakkında düşünmeyiniz. Gerçekten siz buna güç yetiremezsiniz” buyuruyor. İslam âlimleri ise, Allah’ın zat-i sıfatlarından, subuti sıfatlarından, ilahi sıfatlarından vb. bahseden sayfalar dolusu kitaplar yazıyorlar. Görüş birliği olması gereken İnanç esasları noktasında bile, Selefilik, Eşarilik, Maturidilik gibi farklı görüş ve mezheplerin ortaya çıkması konunun nerelere geldiğini gösteren ibretlik bir olay değil midir?

          Bu farklılıklardan hareket edecek olursak mesela Alizade’nin şu hükmü yanlış sayılır mı?

          “Ümmetin helaki rablerinin nasıl olduğu hakkındaki konuşmalar yüzünden olacaktır ve bu tür konuşmalar da kıyamet alametlerindendir.” (Yakup b. Seyyid Alizade, Şerhu Şir’a’dan Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslam Anlayışı, s.136).

          İslam adına bazen çok lüzumsuz şeyler yazıp, çizip konuşuyor ve gereksiz bilgileri çocuklarımıza öğretiyor ya da ezberletiyoruz! Öğrettiklerimizde, ezberlettiklerimizde bazen ilmi derinlik, akıl-mantık olmuyor, bazen hikmet olmuyor, bazen fayda olmuyor. Dini uzmanların kendi aralarında tartışacağı konuları küçük beyinlere ezberleterek onları yoruyoruz. Gelişmiş ülkeler çocuklarına denizlerin derinliklerini araştırmayı, uzayın karanlıklarını incelemeyi, uydular arası seyahat etme imkânı üzerinde çalışmayı, geleceğe hâkim olacak robot teknolojisi öğretiyor. İslam ülkeleri ise günü geçmiş, miadı dolmuş, işe yaramayan şeyleri tekrar edip duruyor. Buda İslam ülkelerini bir adım ileri götürmüyor.

          Hacer-i Esved Allah’ın Sağ Eli mi?

          Buna da razıydık ama sonra konu daha da saptırılmış ve Yüce Allah’ın ulûhiyeti çok basite indirilmiştir. Mesela Kâbe’de bulunan ve Hz İbrahim ve Hz. İsmail tarafından sadece tavafın başlangıç yerini göstermek için oraya yerleştirilen Hacer-i Esved (Siyah taş), hikmetsizce Allah’ın sağ eli konumuna dönüştürülmüştür. Hatta sanki görmüş gibi “Allah’ın iki eli de sağ eldir” diyenler bile çıkmıştır. (Bk. Arpaguş, AGE.)

          Peki, nasıl dönüştürülmüştür?

          “Diğer bir hadiste de, ‘Hacerülesved’e dokunan kimse Rahman’ın eline dokunmuş gibidir’ denilmiştir (İbn Mace, Menasık,27; Muttaki el-Hindi, XII, 219). Kütübü Sitte dışındaki bazı hadis kitaplarında Hacerülesved’in yeryüzünde Allah’ın sağ eli olduğu, onun vasıtasıyla kulları ile musafaha ettiği, Hacerülesved’e dokunanın Allah’la biat etmiş olacağı (Heysemi, III, 242; Muttaki, el-Hindi, XII, 215,217)… şeklinde bir takım rivayetler yer almaktadır…” (Salim Öğüt, Hacerü’l Esved Md, DİA, c.14, s.434). Ancak hadis uzmanları bu tür rivayetlerin uydurma olduğunu söylüyorlar. (Bk, Köktaş,  Günümüz Hadis Tartışmaları, s.177).

          Dr. Ali Şeriati bu uydurma rivayetlerden hareketle şu kanaate varıyor:

          “Bu taş (hacer-i esved), ‘el’in sembolüdür, sağ elin. Kimin eli bu el? Allah’ın sağ eli. Hacer-i Esved, Allah’ın yeryüzündeki sağ elidir!” (Şeriati, Hac, s.61).

          Peki, Kur’an-ı Kerim de yer alan “Allah’ın Eli” ne anlama gelir?

          “Rahman arşa kurulmuştur.” (Taha 20/5). “Kıyamet gününde yeryüzü bütünüyle O’nun avucunda, gökler ise dürülmüş halde elindedir.” (Zümer 39/67)

          “Örneklerini verdiğimiz âyetlerde geçen ‘arş’ ve ‘el’ gibi kelimeler, bizim bilemeyeceğimiz ve kavrayamayacağımız şeyleri bizim zihnimize yaklaştıran birer unvandırlar. Bu kelimelerle anlatılan şeylerin mahiyeti ise bizim meçhulümüzdür… Her türlü kusurdan yüce olan ve hiçbir yönden benzeri bulunmayan Allah’ın ‘eli’ de, hiç şüphe yok ki, bizim tasavvurlarımızı da aşan bir şey olmalıdır.” (Ümit Şimşek, Kur’an’ın ve Kâinatın Dilinden İman Esasları, İslam İnanç İlmihali, s.65, DİBY.)

          “… O’na(Allah’a) benzer hiçbir şey yoktur…” (Şûra 42/11)

          Görüyor musunuz? Kur’an-ı Kerim ne diyor Müslümanlar ne anlıyorlar?

          Din adına, İslam adına haşa, Allah’ı insana benzetenler, hatta Allah’ın elleri vardır, mesela O’nun sağ eli Hacer-i Esved’dir diyenler, Hacer-i Esved’e dokunanların Allah’a dokunduğunu iddia edenler, hatta Hacer-i Esved’i öpenlerin, “Allah’ın sağ elini öptüğünü” söyleyenler, haşa Allah’ı el öptüren yaşlı bir pir’i faniye benzetmiyorlar mı? Böyle sakat bir Allah anlayışı bir Müslümana yakışır mı?

         Bir diğer görüşe göre de Kur’an-ı Kerim’de Allah’a izafe edilen el, Allah’ın gücü ve kudretidir. “Allah’ın eli onların elinin üstündedir.” (Fetih 48/10) âyetinde, Allah’ın gücü karşısında müşriklerin gücünden, kudretinden nasıl söz edebilirsiniz? Allah’ın gücü ve kudreti onların gücünden çok fazladır, denilmektedir.

          Tebbet suresinde “Ebu Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu da” (Tebet 111/1) ifadesindeki eller de, bildiğimiz iki eli değil, Ebu Leheb’in sosyal gücünü ve otoritesini temsil etmektedir. Mesela bir tefsir uzmanı şöyle diyor: “… Ayette yer alan yeda kelimesi, bir sonraki ayetinde işaretiyle mal ve kazanç anlamına gelmekte, dolayısıyla bir anlamda sosyal gücü ve otoriteyi temsil etmektedir…” (Bk. Okuyan, Kısa Surelerin Tefsiri, s.235).

          Miladi 930 yıllarında Karmatiler denilen çapulcu bir gurup Mekke’yi yağmalamışlar, hacıları katletmişler ve Hacer-i Esved’i yerinden sökerek Güney Arabistan’a götürmüşler. Böylece Kâbe uzun bir süre (yirmi yıldan fazla) Hacer-i Esved’siz kalmış, ancak Kâbe’de hacılar Hacer-i Esved’in bulunduğu yeri istilam ederek tavaflarını yapmışlardır. Bir rivayete göre Abbasi halifesi otuz bin dinar fidye ödeyerek Hacer-i Esved’i Kâbe’deki yerine tekrar yerleştirmiştir.(Bk. Öğüt, DİA, c.14, s.433)

          Şimdi şayet Hacer-i Esved’i Allah’ın sağ eli olarak kabul edersek, bu durumda, Allah sağ elini bile koruyamayan güçsüz bir varlık konumuna indirgenmiş olmaz mı? Böyle bir anlayış güç ve kudret sahibi yüce Allah’ın mutlak otoritesini hiçe saymak değil midir? Hacer-i Esved’i yüceltelim derken Cenab-ı Allah’ın, hangi konuma düşürüldüğünü görüyor musunuz? Yanlış şeyler bunlar.

          Hac farz kılındıktan sonra sadece bir kez hac yapan Peygamberimiz, “…Veda haccının tavafında Hacerü’l-Esved’i elindeki değnekle işaret ederek istilam ettiği gibi (Buhari, Hac, 58; Müslim, Hac, 254) Hz. Ömer’i de insanlara eziyetten sakınarak uzaktan istilam konusunda uyarmıştır (Müsned, I, 28).” (Öğüt, DİA, C.14, S.434)

          “… Nitekim bir gün Hz. Ömer, hac esnasında bu siyah taşa uzun uzun baktıktan sonra ‘Aslında sen basit bir taştan ibaretsin. Ne bir kimseye zarar verebilirsin ve ne de senden bir fayda gelir. Şayet Resulallah’ı senin önünde hürmet ve tazimle durduğunu ve seni öptüğünü görmeseydim böyle bir şey yapmazdım’ demiştir (Buhari, Hac, 57,60; Müslim, Hac, 249,250).” (Günel, Hacer-i Esved Md, İGYA, c.2, s.120).

          Peygamberimizin Hacer-i Esved’e saygısı, bu taşı kutsallaştırmak için değil, muhtemelen dedeleri Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in hatıralarını yaşatmaya yönelik bir tavır olmalıdır. Bu inceliği anlayamayan kimileri hac ve umre ziyaretlerinde, Hacer-i Esved’in, başı kalabalık olunca istilam edip geçmek yerine insanları ezerek bu taşa dokunmaya çalışmaktadırlar. Yanlış olan budur. Hacer-i Esved’e dokunmak şayet sünnet ise başkalarına zara vermek, onları ezmek günahtır. Bir Müslüman günah işleyerek sünneti yerine getiremez. Çünkü bir insan taştan, Hacer-i Esved’den daha değerlidir.

          Başta işaret ettiğimiz eğitimi anlayışına tekrar dönerek toparlayacak olursak:

          Netice itibariyle çocuklarımızın eğitimine önem vermeliyiz. Hatta muasır medeniyetin çok çok ilerisinde bir eğitim modeli geliştirmeliyiz. Eğitim pedagojik olmalıdır. Dini eğitimde önemlidir ve Dini eğitim de pedagojik olmalıdır. Çağın gerisinde kalmış ideolojik ve siyasi bir eğitim anlayışı bizi başarıya götüremez. Bilimsel araştırmalara dayanmayan, aksine ezberciliği önceleyen, emir ve talimat almaya yönelik bir eğitim anlayışı, düşünceleri dumura uğramış, aklını kiraya vermiş, sadece verilen emir ve talimatları yerine getiren -15 Temmuz gecesinde olduğu gibi- köleleşmiş, ruhsuz robotlar yetiştirir.

          Cahiliye döneminin din anlayışı nasıl taşlara, ağaçlara ve putlara tapan müşrikler yetiştirmiş ise, bugün öğretilen yanlış dini bilgiler de Hacer-i Esved’i, siyah bir taşı kutsallaştıran, o taşın cennetten geldiğini söyleyen bağnazlar yetiştirir. İnanın bu bağnazlar Allah’ın elini öpüyorum diye Hacer-i Esved’i öpmeye giderken çiğnemediği hacı, ezmediği Müslüman ve devirmediği çam kalmaz.

          Taliban, Hizbullah, IŞİD, PKK, PDY gibi terör örgütleri, militanlarını aynen böyle yetiştiriyorlar. Ahıra benzeyen, penceresiz, havasız odalarda, sağlıksız şartlarda, aç ve susuz kalarak, dayak ve şiddet ile beyni yıkanan, hiçbir dini değeri olmayan bilgilerle akılları köreltilen, hükmü geçmiş fetvalarla vicdanları karartılan çocukların, canlı bomba, acımasız militan olmalarının başka izahı var mı? Kendi dindaşlarının bile canına kıyan, malını gasp eden, ırzına ve namusuna tecavüz eden, bu acımasız davranışların başka nedeni olabilir mi?

          Böyle bir anlayış, eğitim adına kime hizmet ediyor olabilir?

Bu yazı 2781 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar